Aziz Nesin'e geri dön

 

MİM UYKUSUZ

1938’de talebeyken amatör olarak Çocuk Sesi ve Afacan Mecmuası’na karikatür gönderdim, çıktı mı çıkmadı mı bilmiyorum.

Ya 1937 ya da 1938 olacak. Çocuk Sesi’nde birkaç tane basıldı

1939-40 arası Akademi’ye girdim. Bir sene filan okuyabildim. Sonra bitti. Askerliğim geldi. Kendi devremle askere gitsem daha iyi olur dedim, çünkü yedek subaylığim falan belli değildi.

Askere gittim. Harp zamanıydı. Almanlar Edirne’ye kadar gelmişlerdi. 942’de gittim, 945’te geldim. Yeniden akademiye girdim. Sonra Babı-âliye geldim. Gelmemle çıkmam bir oldu.

Tanınmış bir mizah dergisi çıkaran birine; bir ahbabı ile 8-10 karikatür göndermiştim. Belki 5-10 kuruş verir diye. Zira üç gündür yemek yememişim. Beş kuruşluk leblebi alıyorum, üstüne su içiyorum. karın ağrısıyla karışık karnımı doyuruyorum.

Gittik yanına. O zaman naylon çorap yok. Herif uzatmış masaya ayağını, ayağında bembeyaz ipek çoraplar.

“Hoş geldin”

Eee işte tekrar karikatür istiyor. 8-10 tane karikatürüm yayımlanmış, 50’şer kuruştan ver bir kâğıt da hiç olmazsa bir işkembeciye gidelim… Baktım oralı olmuyor, ayak bastığım gibi geri döndüm.

Devlet mabaasında harita işleri vardı… Orada çalışmaya başladım. Sonra Esat Adil beni, “Gün” dergisini çıkaran bir hukuk öğrencisiyle tanıştırdı. Orada başladım çizmeye, o da beni doyurmadı. Zaten dergi kapandı.

İzmir’e gittim. Orada dolaşıyorum. Bir yandan da düşünüyorum. Yahu param olsa da “Marko Paşa” diye bir dergi çıkarsam.

Bir de baktım afişleri asılmış “Marko Paşa” çıkıyor diye Aziz Nesin çıkarıyormuş, daha önce Aziz Nesin’le tanışmıştık. Kalktım, geldim, başladım çalışmaya. 40 sayı kadar çıktı. kapatıldı, toplatıldı, isim değiştirdi,”Malum Paşa” oldu, “Öküz Paşa”, “7-8 Hasan Paşa”, bilmem ne Paşa... İsmet Paşa hariç tüm paşalı isimler çıktı.

İşte o gün bügün çalışmadığım dergi kalmadı.

 

Şimdi sayın Mustafa uykusuz, karikatür yüzünden hapse girenlerden birisiniz. Belki de ilklerindensiniz, bu da önemli bir konu.

Evet. Yalnız ben karikatürümden yalnız bir defa mahkemeye verildim. Aziz Nesin’le Orhan Erkip bir dergi çıkarıyorlardı, bir karikatür yapmıştım. Beni, yazı işleri müdürünü, matbaacıyı mahkemeye verdiler. Ben beraat ettim.

Onun dışında 158. 159. maddelere giren kanunlar yüzünden üç ay yattım. Ben tutuklandığımda derginin yazı işleri müdürlüğünü ve sahipliğini yapıyordum. Bizim idare müdürü vardı. Haluk Yetiş... Bana, “Seni şimdi karantinaya alırlar, kimseyle görüştürmezler, işleri senin imzan olmadan yapamayız,” dediler. 3 tane boş kâğıt imzaladım. Orhan Erkip gelip giderken kağıtların çekmeceye konduğunu görmüş,kâğıtları oradan almış. “Marko Paşa’yı 300 liraya Orhan Erkip’e sattım diye yazmış. Eee tabi altında da benim imzam var.

Ertesi gün gazeteye çıkıyor. yaşadığı sürece komünist düşmanıdır diye. Zaten bir sayı yaşadı. Sonra bir dava açıldı. Kendi malı olmayan bir şeyi satmaktan. Ben hakime durumu anlattım ama anlamadı, bana vereceği cezayı hesaplarken benim bir avukatım vardı. O girdi, ona vekalet verip savunmamı onun yapacağını söyledim. Avukatım konuyu hukuk diliyle anlatmış.

Marko Paşa’nın böylesine çok tutulmasının sebebi nedir acaba?

Öncelikle sebebi, yenilik getirmesi. Sosyal ve siyasi içerikli konuları cesaretle kullanmasıdır. Ozamanki mizah; fıkralara ve birtakım Salamon ve Mişon’a dayanıyordu. Örneğin, Salamon Mişona telefon ediyor: “ Ben Beykoz’dayım. – Evet- Av yapıyorum, ateş edeceğim, sakın korkmasın” gibi….. şeyler. Marko Paşa atak, halkı tutan mizahı getirdi. İşte o zamandır yirmibin satan bir Cumhuriyet gazetesinin yanında 65-70 bin basıyordu.

O zaman bize rakip olarak Akbaba vardı, ama Akbaba zamanını tamamlamıştı. Bir mizahın tutulması için halka yakın fikirleri olması gerekiyordu. Akbaba eski idi. Son zamanlarında her ne kadar Aziz Nesin ona can verdiyse de herşeyin ilki iyi oluyordu.

Şimdi Sayın Uykusuz Gırgır için ne diye biliriz? Siz Gırgır’ın ilk sayılarında uzunca bir zaman çalıştınız.

Gırgır’ın onlardan daha başka bir söyleniş biçimi var. Daha iğneleyici ve daha sürprizli. Pek derinine inmemekle beraber orta sınıfın söylemek istediğini söyler.

Marko Paşa nasıl yenilik getirdiyse Gırgır’ın da halka söyleyişinde bir yenilik var.

Mesela Marko Paşa çıktığında, taklit eden bir sürü dergi çıktı. Alay, Kalay gibi. Gırgır’ı da taklit etmek isteyen var.

Bu işte ilk yapan şanslı olur.

Sizin döneminizin zirvede olduğu dönemlerde karikatücü sayısı azdı. Şimdi bu otuz yaş civarı karikatürcülerinin altındaki yeni bir krikatür nesli var. Çizen birsürü genç var.

Eskiden gençler şiir yazarlardı, şimdi karikatür yapıyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Karikatür çok etkili bir sanat kolu. Şimdi 300.000 üzerinde Gırgır okuyan var. Genelde de Gırgır’ın yapısı çizgiye dayanır. Okuyucu çizgiden hoşlanıyor ki, onu dürten birşey oluyor.

Biz de bu işe iten Tarzanlar, Baytekinler filan olmuştu. Öyle ki, ben çocuğuma Baytekin’den gelen Tekin ismini verdim. Hatta Tarzan diyecektim ama alay edrler diye vazgeçtim. çizginin çok kısa yoldan anlatış avantajı oluyor.

Bu çizgi aynı zamanda kişideki kabiliyeti dürtüyor. Sonra fıkrayı arkadaşlarına da anlatabilir veya duyabilir ama bir çizgi hevesi, sora filan yerde çizgim yayınlandı hevesi vardır.

Türk Mizahında en çok takma isim kullanan karikatürcü sizsiniz. Bize bunları sayar mısınız?

Hapse girip çıktıktan sonra mimlendik onun için.

Korkmaz var, Dalkavuk, Hasanoğlu, Naim Binat, M. Çömez var.

Siz NASRETTİN HOCA kitabı resimlemiştiniz. albümlerinizde var. Bu konuda ne dersiniz?

İlk Mim Uykusuz albümü idi. Borçla filan çıkardım. 1 hafta içinde toplatıldı. Lütfetmiş bakanlar kurulu benim için, toplamış kurul kararıyla, toplatıldı bu kitap.

Birgün otururken bir memur toplatma kararı getirdi, bunlardan biri çok ilginçti.

Karikatürist dünyada ve Türkkiye’de çoktu ama ilk ve tek komükatüristi bendim. Komikatürizm propagandası yapıyorum diye toplatmışlardı kitaplarımı.

Bundan başka Nasrettin Hoca ve Hürriyet albümü çıkarmıştınız. Nasrettin Hoca bir de Yunanistan’da çıktı.

Yunan ve Türk halkları birbirine çok yakındır. Bu yüzden Yunan halkı Nasrettin Hoca’yı kendine yakın buluyor. Ve bu albüm benim haberim olmadan basılmış sonra elime geçti.

Bir sürü sergiye katıldınız, ödüller aldınız.

Ödüllere meraklı değilim. Zaten yarışmaların çoğunda yarışma dışıyım. Çünkü jüride oluyorum. Bu konuda gençlerin teşvik olması gerek. Biz onlara engel oluştormamalıyız. yeni yeteneklere örnek olmalıyız.

Karikatür çizersiniz Gülmece öyküleri de yazıyordunuz, bu fikir nerden çıktı?

O bir zorlama, bir yede bir fikri çizgiyle anlatmak istiyorsunuz, olanaksız ya da resimli roman yapmak gerek ya da öykü biçiminde yazmak. İkincisi daha kolay geldiği için, zaten pek yazmam. 10-12 tane kadar yazdım. Bir tanesi “ NURİ EFENDİ SANDALYEYE KÖK SALDI” onun hikayesi de biraz garipti.

Aziz’le beraber hapiste yatıyoruz. Koğuşta üniversiteli çocuklar filan da var. Bizler Asker sigarası içiyoruz, o Kulüp Yenice gibi sigaralar içiyor tabii biz bozuluyoruz. Bir gün Aziz’in sıgaralarının içine hiç farketmeden Asker sigaralarını yerleştirdik. Aziz aldı sigarayı yaktı, içiyor. Bir yandan da bozuluyor. “ yok canım” diyor, “sigaraların eski tadı kalmadı.” “Aziz” dedik, “sigaranın markası bak neymiş?” Aziz baktı, fertadı kopardı. “Tüh Allah kahretsin Yenicenin içine Asker sigarası koymuşlar.” Sonra durumu anlattık.

964’de yine Aziz’le çalışıyoruz. Bin öykü yarışması vardı. Ben o yarışmaya başka isimle Nuri Efendi’yi gönderdim. Zira biz espri yapsak, bu işin içindeyiz diye normal karşılanıyor. Ancak dışarıdan biri aynı şeyi yazdığında biz çok severiz. Aziz de geldi birgün. Benim hikayeyi de seçmiş. Bana “Ya bu şu Anadolu’nun bağrında ne cevher var, insanın doğrusu gözü şaşıyor” dedi.

Sonra yangın çıktı, herşey yandı falan. Sonra biz Akbaba’da çalışırken “Aziz” dedim, “Ben seni birkere aldatmışım ya”, “evet” dedi. “Seni bir kere daha aldattım” dedim. sonra anlattım.

“Ben” dedi, “O hikayeye birincilik verecektim ödül de 1000 liraydı.”( Bin lira ozaman büyük para) “Kaybettin” dedim.

Evet, arkadaşlara ne önerirsiniz?

Vallahi bunun mektebi yoktur. Biz de büyüklerimizin çizdiklerine bakarak başladık. Bizm önümüzde ozaman üç isim vardı. Cemal Nadir, Namiz, Necmi Rıza. Benim en beğendiğim Cemal Nadir’di. Benim için o ideali. Tabii sonraları eleştirilecek yönlerini buldum, ama orası önemli değil.

Bu işte insan sevdiği bir çizeri kendine hoca olarak seçer ve ona yakın çizerek zamanla kendi kişiliğini ve çizgisini bulur. Bu iş badanacılık değildir. Şöyle yap böyle yap denemez. insanın kafası nasıl çalışıyorsa, bileğine öyle yansır, nihayet insan içinden geleni çizer. Sen istediğin kadar olmadı de o olmuştur, o kişi orada tatmin olmuştur. Kendini çizgine tam verebiliyorsan olur. Teknik sonradan zamanla öğrenilir, geliştirilir. Yani çizecek adamın çok çalışması ve okuması, ister sağdan, ister sodan okuması gereklidir, bu çok önemlidir. Yani solcuyum diyip sadece soldan okumak şartlanmadır. Sağdan da okuyup ne düşünmesini anlaması gerekir. Eleştiri götüren taraflarını öğrenmesi için mutlaka çok okumak gerekir.

 

İBRAHİM TAPA

 

"; //$alici .= "Matematik Dunyasi ";/ //$alici = "md@math.bilgi.edu.tr"; /* From, cc, bcc kIsImlarI... */ $header .= "From: $realname <$email>\n"; $header .= "X-Priority: 1\n"; // Mailin oncelik derecesi $mesajx = $mesaj."\n\nTelefon : $tel"; /* a */ mail($alici, $subject, $mesajx, $header); $a = "tamam"; } if($a == "tamam"){ echo "

Mesajınız ilgilere ulaştırılmıştır. Teşekkürler.

"; } ?>