Aziz Nesin'e dön

Aziz Nesin’in Matematik, Bilim ve Felsefe Üzerine Düşünceleri

 

B

abam Aziz Nesin’le 1973’ten ölümüne değin, yani 16 yaşımdan beri yoğun olarak mektuplaştık. Mektuplarında babam matematik, bilim ve felsefe konularında sık sık düşüncelerini iletti. Babamın bana çok ilginç gelen bu düşüncelerini Bilim ve Ütopya okurlarına sunuyorum.

 

Çatalca - 13 Aralık 1974[1]

Benim çooook sevgili Ali oğlum,

[…]

Ali’ciğim, Sanat Dergisi’ni sana arasıra yolluyorum. Daha sık istersen daha sık yollayayım. Ama abone yaparsam, tatillerde filan gelen dergiler boşuna gelmiş olur, biz de boşuna para vermiş oluruz. Yaz tatili ikibuçuk ay, arada da tatiller var… Ben sana daha sık gönderirim, hiç merak etme. Ayrıca şunu da söyleyeyim, senin memleketinin sanat olaylarından haberdar olman çok iyi, ama bunun bir sınırı olmalı. Sen ne sanatçısın, ne yazarsın… Zamanını bunlara verme bu kadar çok. Sanattan, edebiyattan hiç habersiz hırt bilim adamları vardır. Elbet onlardan olmanı istemem. Ama kendi alanının dışında, sanata fazla zaman ayırmanı da istemem. Ben sana daha sık göndereceğim bu dergiyi.

Bak sana başka bişey söyleyeyim. Sanıyorum ki, Fransa’da, Belçika’da, İsviçre’de seni çok ilgilendiren Fransızca çok güzel Fen dergileri, siyans[2] dergileri vardır. Bunlardan en iyisine abone ol. Kaç para olursa olsun, abone ol. Bu abone ne kadar pahalı olursa olsun, işine yarayacağı için, ödemeye hemen hazırım. Ama Sanat Dergisi’ne, senin tatilde olacağın aylar için beş kuruş fazladan vermek istemem. Bu sözlerim sana, benim nerde çok cimri, nerde alabildiğine cömert olduğumu da anlatır. Ama bu sözlerime rağmen, yine de Sanat Dergisi’ne abone olmak istiyorsan, yaz bana, hemen gider seni abone yaptırırım.

Fransızca siyans dergilerini, abone olmak için, fizik, kimya ve matematik hocalarından sorup öğrenebilirsin.

 

Çatalca, 24 Eylül 1976

Sevgili oğlum, biliyorsun, ben bir yoksul aile çocuğuydum. Bu yüzden istediğim, sevdiğim bir işin adamı olamadım. Ben bir bilgin olmak isterdim. Matematikte ve fizikte ve bütün doğabilimlerde olağanüstü bir yeteneğim vardı. Ama ne yapayım ki, parasız okuyabilmek uğruna asker oldum. Üstelik iyi bir asker oldum. Askerlikten de çok şeyler öğrendim. Sonunda yazar oldum, isteyerek yazar oldum. Ama doğrusu, başka bişey olamadığım için yazar olmak zorunda kaldım. Sonuç kötü olmadı. Ama hâlâ aklım fikrim bilimde… İşte buyüzden senin bir bilimci olmanı çoşkuyla karşılıyorum. Bir baba bencilliğidir bu: Babalar, kendi olmak isteyip de olamadıklarını, oğulları olsun isterler. Üstelik, ben senin bilimci olman için de hiçbir çaba göstermedim. Sen kendiliğinden bu yolu seçtin, ne iyi!

Bütün bunları sana şunun için anlatıyorum. Canım oğlum, matematikçi mi olacaksın, yoksa fizikçi mi olacaksın, buna sen kendin karar ver. İşinle bütün yaşam boyu birlikte olacaksın. Buyüzden işini sevmelisin. Sakın sevmediğin işi yapmaya kalkma. Matematikçi olmak istiyorsan, hemen matematikçi ol. Matematikçiler aç kalıyor diye bir kural yok dünyada. Matematikçi de yaşamını kazanır, hem de çok güzel kazanır. Üniversitede kalırsın, hoca olursun. Ama Türkiye’deki üniversitelerde yapabileceğini hiç sanmıyorum. Çok istersen bunu da denersin. Ama deneme yaparken, batağa saplanıp kalma. Dünyaca ünlü matematikçiler de var. Fizikçiler gibi, somut buluşları olmazmış, varsın olmasın. İlle de gerekli mi? Önemli olan insanın mutluluğu. Matematik seni mutlu edecekse, elbet matematikçi olacaksın. Bütün şakaların dışında, rahat çalışabilmen için, dingin bir kafayla iyi bir çalışma yapabilmen için, ya da dinlenmen için. Vakıf’ta yerin her zaman var. Yalnız senin değil, ailenin ve çocuklarının da…

 

Istanbul, 27 Ocak 1977[3]

Mektubunda “… senin benim fizikçi olmamı istemene rağmen…” diye yazmışsın. Nerden çıkardın bunu? Benim, senin şunu ya da bunu olmanı istediğim yok. Ne istersen onu ol. Yalnız, ben sana, fiziğin teorik bölümünün matematik kadar ilginç ve tatlı olduğunu, soyut buluşlara varılabileceğini yazdım. Örnekse Einstein… Sen fizik deyince, yalnızca somut fiziği anlıyorsun. Bunlar benim kendi düşüncelerim. Sen uymak zorunda değilsin. Sana kaç kez yazdım ki, insan kendi uğraşını kendi seçmelidir. Çünkü yaşam boyu uğraşınla birarada olacaksın. Oysa, babanla bile yaşam boyu birarada olmayacaksın. Ben senin matematikçi olacağına gerçekten çok seviniyorum. Yalnız şu var. Matematiğin sonu genellikle felsefeye varır. Örneğin Bertrand Russell matematikçiyken, sonunda felsefeci oldu. Daha örnekler çoktur. Sen de felsefeci olursan ol… Yalnız, bunun bir başka yönü var. Sana mektupta anlatmam zor ama, yine de anlatmaya çalışacağım.

Felsefe, bireysel bir uğraşın ürünü değildir. Yani bireysel çabayla birlikte, bir felsefeye gereksinilmesi gerekir. Bir toplum, felsefeye gereksinmiyorsa, o toplumdan felsefe çıkmaz. Felsefe çıkar ama, onlar felsefeyle uğraşan felsefe öğretmenleri filandır. Yani bir felsefe akımının yaratıcıları çıkamaz. Bir toplumdan bir felsefenin doğması için, herşeyden önce, o toplumun o felsefeyi gereksinmesi gerekir. Bir toplumun bir felsefeyi gereksinmesi içinse, daha önceden felsefi birikimi, felsefesinin geleneği, zengin felsefe geçmişi olması gerekir. İşte bunlar, yani bu toplumsal koşullar olduktan sonra bireysel çaba ve yetenek de olursa, o zaman o kişiden iyi bir felsefe yapması bekleneebilir

Bizim toplumumuzun, ne yazık ki ve ne acı ki böyle bir zengin felsefe geçmişi, böyle bir birikimi olmadığından, yeni bir felsefeye gereksinmesi de yok. Belki bir zaman olacak elbet…Ama bugün yok. Yakın gelecekte de olacak gibi görünmüyor. Bizimki gibi toplumlar, özgün (orijinal) felsefe yaratamazlar, ama yaratılmış felsefe akımlarından kimilerini öykünürler (taklit ederler). Türkiye’de işte bu taklit vardır. Bugünkü çağda, yeni felsefe akımı, ancak büyük toplumlardan, ileri toplumlardan, doğabilir ve görüyorsun, öyle de oluyor.

O zaman kalıyor, senin başka büyük toplumların felsefesini yapman. Oğlum, sen Türkiye'de doğup büyüdün, bu ülkenin insanısın, nice uğraşırsan uğraş, duyguların emdiğin bu toplumun etkisindesindir. Nitekim, İsviçre insanlarını eleştiren, onları bizim insanlarımıza göre daha az duygulu bulan geçen mektubun da bunu gösteriyor.

Bununla birlikte yine de istiyorsan, felsefeci olmana karşı değilim. Yalnız buna değil, çocuklarımın gelecekleri konusunda hiçbir isteklerine karşı değilim.

Bilmem felsefe konusunda düşüncelerimi anlatabildim mi? Belki de hiçbişey anlatamadım.

Oysa fizik, matematik yada başka bilim dalları böyle değildir. Bir Türk yada başka ulustan biri, yeteneği varsa ve çalışırsa, bir Amerikalı, bir Rus, bir Çinli yada İngiliz kadar, onlardan bile üstün fizikçi, matematikçi yada kimyacı vb. olabilir. Sana gelince, ne istiyorsan onu ol. Benimki, yalnızca bildiğim bişey varsa onu anlatmak ve seninle tartışarak doğru yolu bulmana yardımcı olmak.

 

Istanbul, 22 Haziran 1978

Sana eski mektuplarımda uzun uzun yazdıklarımı hatırla. Seni sürekli olarak fizik bölümüne yöneltmeye çalıştım. Salt matematik, somuta dönmüyorsa, pratik yeri yoksa, “profitable” değilse, “utilitarianizmi” yoksa, fantaziden, spekülasyondan öteye gitmez. O zaman, ha satranç oyunu ha matematik… Herşey, insanların yararı için, insanların mutluluğu için olmalıdır. Matematik de, insanları mutlu edebilmek için, ya doğabilimlerine dönüşür, ya da felsefeye… Sana felsefe konusunda çok şeyler yazdığım için şimdi tekrarlamayacağım. Ama fizik için yine yazmak isterim. Senin de benim gibi, pratiğe aklın ermiyor. Ama fizik’in en güzeli, en iyisi bence, kuramsal fiziktir. Kuramsal fizikten, pratik fiziğe başkaları geçer. Buyüzden de kuramsal fizikle matematik, birbirinden kesin sınırla ayrılamaz. Einstein’ın yaptığı da budur. Ben senin yavaş yavaş kuramsal fiziğe ısınacağını sanıyorum. Ama sen sanki fiziğe ısınmamak için direndin gibi bişey…

Matematik hocasının senin için “ayaklarının yere değmediğini” söylemesi, sonra Fransızca hocasının da senin için “Sürrealist bir kafa” demesi, bence hiç de olumlu bir övgü değil. Sürrealizmi sevmek, anlamak başka, sürrealist bir kafa olmak başka. Senin hiçbir zaman sürrealist bir kafa olmanı istemem. Realist bir kafan olmalı. Bizim ülkemize, halkımıza ve dünyamıza gerçekçi kafalar gerekli. Gerçeküstücü kafaların da gereksiz olduğunu söylemiyorum ama Yirminci Yüzyılın son çeyreğinde yaşadığımızı unutmayalım.

Ne fanteziye, ne gerçeküstüne karşıyım, hele sanatta… Hatta, gerçeğe fanteziden bile ulaşılır derim. Ama amacımız gerçekçi olmak olmalıdır. Hele ayaklarımızın yere değmemesi… Baudelaire çağları çoktan geçti. Üstelik şair de değiliz. Ayaklarımız yere basmalı, hem de sıkıca basmalı. Biçok felsefeyle uğraştın, sesimi çıkarmadım hiç, ama biraz da dialektik materyalizm okusan, belki ayakların daha sağlam yere basar.

Belki de senin için bütün bu söylediklerimin hiçbirisi doğru değil. Ben bunları, bu sonuçtan sonra kendi otokritiğini (özeleştirini) yaparsın diye yazıyorum. Yanlışının nerde olduğunu kendin bul çıkar. Ben dışardan bunu bilemem. Biliyorum sansam da yanlış olur. Akıllı insanların en iyi, en amansız eleştirmenleri, yine kendileridir.

 

Çatalca, 17 Haziran 1979

Ötedenberi fizik’ten hep başarısızsın. Eski okulunda da, seni okuldan çıkaran hocanın pek de haksız olmadığı anlaşılıyor. Elbet bu sonuçtan sen kendine göre dersler çıkarmışsındır. Bana kalırsa, fiziği sevmen ve fiziğe çalışman gerekiyor. Fizik bilinmedikçe, matematik havada, boşlukta kalır, soyut bir bilgiden öteye geçemez. Matematik bir ruhsa, fizik o ruhun içine yerleştiği bir bedendir. Fiziksel matematik bir fantastik olay (hatta olay bile değil, bir tasarım) olmaktan öteye geçemez. Bilmem bana hak veriyor musun?

Senin felsefeye eğilimin de, fizikten zayıf olmandan ileri geliyor. Her insan, elinde olmadan, eksiğini başka bir yolla gidermeye çalışır. Örneğin, deseni güçlü olmayan ressamlar, daha çok renge önem verir, renk cümbüşüyle desen eksikliklerini gidermeye çalışırlar. Ufaktefek insanlar da aşırı el kol hareketleriyle, boylarını ve boyutlarını büyültmeye uğraşırlar. Yaşamın her alanında böyledir. Bana öyle geliyor ki, hiç de elinde olmadan, sen de fizik eksikliğini felsefeyle örtmeye, gidermeye çalışıyorsun. Bu bilinçli olmuyor.

Seninle korkunç benzerliklerimiz var. Benim de iyi bir matematikçi kafam vardı. Fizikte de başarılıydım ama, kendimi zorlayarak bu başarıyı elde ederdim. Doğrusu, fizik’i anlamaz yada çok zor anlardım. Kafam, daha çok soyuta ve soyutlamaya doğru çalışırdı. Daha da benzerliğimiz, fizikten ancak mekanik bana yakındı. Ama yanlış… Ben, senin şansına sahip olamadım. Sen, fizikteki eksiğini çalışarak, olanaklarla kapatabilirsin. Ve bunu kesinlikle yapmalısın.

 

Çatalca 1 Kasım 1979

İki gecedir seni rüyamda görüyorum, karışık rüyalar… Bunun nedeni, senin mektubunda yazdıkların. Yok tarihle, yok sosyolojiyle, yok felsefeyle falan ilgilenmek isteyişin. Bu kadar da değil, edebiyat, daha da bilmem neler…

Tarihte, oğullarına yanlış yön vermeye çalışan, çocuklarını istemedikleri mesleklere zorlayan babalar pek çoktur. Bu enayi babalardan olmak istemiyorum. Ama o babalar da, o enayi babalardan olmak istemiyorlardı elbet. Ne istersen, nasıl istersen öyle yap… Ama bir yanlış yoldasın bana göre. Bu yanlışını göstermek, bir baba olarak benim görevimdir. Dünyayı görmeye yarayan göz, nasıl kendini göremezse, çok doğal olarak sen de, kendi kendini göremiyorsun: Şu dediklerime dikkat et:

Sen bir tarihçi olsan, iyi bir tarihçi olursun. Bir ekonomist olsan iyi bir ekonomist olursun. İyi bir edebiyatçı da olursun. Hatta iyi bir ressam da olursun. İyi bir sosyolog olursun. Senin yeteneğinde ve senin tutkunda bir insan, her ne olmak isterse onun orta çizgisinin üstünde bir yere ulaşabilir. Ama önemli olan, olabileceklerinin en iyisi olmaktır. Kendini bir yönde yoğunlaştırmaktır. Yoksa senin gibi yirmi bilim dalıyla ilgilenen insanlar, sonunda herşeye parmak daldırmış, derinliği olmayan, sığ kişiler olup kalırlar. Her insan bir potansiyaldir. Diyelim, bin tonluk ya da onbin tonluk birikmiş sudur. Bu su boşalınca, geniiiiş bir alana yayılırsa, bu sudan hiçbir yarar sağlanmaz. Toprağın derinini ıslatmadığı için bitkilere bile yararı olmaz. Ve böyle yaygın bir su, hiçbir iz bırakmadan buğulaşır uçar gider. Bir iz bırakmak için, suyun derine inmesi, kendine bir yol, bir kanal, bir vadi açması gerekir. Sen dünyadan, hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmek mi istiyorsun… Kendine yazık ederin. Bir insan her gün – ve senin gibi bir insan - iki saat “Le Monde” okuyorsa, o insandan bir bok olmaz… Haaa, bir insan Paris’te hiç “Le Monde” okumuyorsa, ondan da bir bok olmaz…

Mektubunda şöyle yazmışsın: “Matematik, Felsefe, Mantık, politika – hele, şu Allahın belası politika, isterse bilim olsun - edebiyat ve yeni yeni tarih ve ekonomi ilgilendiğim, çok sevdiğim dallar…”

Allah Allah… Çok şaşılası şey doğrusu… Bunca bilime ilgi duyuyorsun da, yıllardır senin ilgilenmeni istediğim fiziğe hiç mi hiç ilgi duymuyorsun… Fizikten başka ilgilenmediğin hiçbir bilim dalı kalmamış gibi… Daha çok var: arkeoloji, ekoloji, antropoloji, jeoloji…

Bana sıksık söylediğin şeyi mektubunda da yazmışsın: “…metafiziksel bir zorluk arıyorum. Yani öyle bir zorluk ki, hem o zorluğu yeneyim, hem de zorluk yine de var olsun.” Oğlum, dünyadaki pekçok insan gibi, sen de kendikendini kandırmaktasın. Hayır, sen zorluğu, zor olanı aramıyorsun, tersine kolayı, kolay olanı arıyorsun. Senin kafan için saydığın o dallar, ekonomi, tarih, edebiyat, politika - bilim bile olsa iğrenç bir rezilliktir - felsefe, mantık ve daha falan fırtık, bunların hepsi senin için kolay şeylerdir. Sen de, yeraltı sularının yumuşak yerlerden kendine delik açıp akması gibi, bu kolay yollara sapıp duruyorsun. Ama fizik! Zor geliyor sana ve zor geldiği için de yıllardanberi fizikten kaytarıyorsun. Bu çok açık bir durumdur. Ben senin zorlukların üstüne üstüne gittiğini anlayayım ki, fiziği öğren, fiziği başar… Tarihmiş… Ulan, liseyi bitirmiş zeki bir çocuğu üç yıl Avrupa’da okutsam o da tarihçi oluyor. Oluyor da, var da… Hem tarih felsefesi de yaparak… Ama fizik öyle mi?

Matefizik… Nedir metafizik? Fizik ötesi, fizik üstü… Eskilerin “mavera” dedikleri bok… Fizik dünya be, dünya… Dünyamız, biz, kendimiz… Sen ötedenberi her nedense, fiziği, salt somut bişey olarak anlıyorsun. Fizik, en somuttan kalkarak en soyuta varandır. Yirminci yüzyılın hangi fizik buluşu tümden somut… Evet, somuttan kalkar, ama somutta kalmaz. Fizik bilimi, elektrik teknisyenliği, inşaat mühendisliği, kalorifer uzmanlığı değildir ki… En başarılı, en iyi, hatta en şiirli soyutlama, somuttan kalkarak bulunan, varılan soyutlamalardır. Bir fizik kuralı bulmak, bir fizik kuralı değiştirmek… Atom ölçülmeden, atomu sezmek, bulmak… Soyutlama bunlar. Yoksa, soyuttan başka soyutlamalara varılan soyutlama, bir zihinsel spekülasyondur. Bunlar da yararsızdır demiyorum. Ama Türkiye için, halkımız için, bizim için, bir aydın lüksüdür, bir fantezidir.

Beni şaşırtan bişey de matematiği artık küçümsemeye başlamış olman. “Sırf matematik artık beni doyurmuyor” diye yazmışsın. Haklısın. Sana bunu çok söyledim; salt matematik de, satranç oyunu gibi bişeydir, bir zihin sporudur. Matematik, bilimlerin bilimi olan, bütün bilimlerin temeli, esası olan matematik, salt kendi içinde dönüp kalırsa, o da bir spekülasyon olur. Matematik, bir işe yaramak içindir. Neye yarar? Sosyal bilimlere de yarar, doğabilimlerine de… En çok da fiziğin yardımcısıdır. Hatta, kesin olarak matematiksiz fizik olmaz…

Çok konuştuk bu konuyu seninle… Lütfen fizik, fizik, fizik! Bak, kimya demiyorum. Sevmediğimden değil, ama bence senin kafan daha çok fiziğe yatkın ve matematiğe en yakın olan fizik olduğu için, sana fizik çalış diyorum. Fizik, tüm dünya demektir. Böyle olduğu için de fiziğin - senin daha iyi bildiğin gibi - sonsuz dalları vardır. Elbet bu dallar içinde sana çekici gelecek olan da budur. Ama o dallara girebilmek için önce, sana şimdi zor gelen fiziğe girmelisin.

Bu konuyu burda kesmek istiyorum. Ama sana şunu söyleyeyim ki, geceleri hep seninle bu konuyu tartışmaktayım; saat dörtte, beşte, uyanıp seninle tartışıyorum.

[…]

Elbet Türk edebiyatını da okumalısın, elbet Yaşar Kemal’i de okumalısın. Ama Paris’te değil. Türkiye’ye gelişlerinde, kendini öylesine dağıtacağına, yazlık evimizde, deniz kıyısında güneşlenerek, denize girerek, tam bir tatil keyfi içinde okumak yok mu? Git Paris’e ve orda Yaşar Kemal oku… Tam benim yazacağım bir hikaye konusu bu.

[…]

Sana bişey daha: St Joseph’e hazırlık sınıfına giderken, sana Fransızca ne kadar zor geliyordu. Ama şimdi öyle değil. Çok zorlanarak Fransızcayı öğrendin. Matematiği de öyle. O sizi çok sıkan öğretmen Matalon olmasaydı ve sen o denli zorlanmasaydın, matematiği de şimdi sevmeyecektin. Fizik de öyle işte… Önce kendini zorla, gir içine… Sonra seveceksin ve ilgin artacak…

 

Ankara, 29 Kasım 1979

Ali’m oğlum,

Ankara’dan yazıyorum bu mektubu.

9 Kasım tarihli akıllıca yazılmış mektubunu aldım. Benim korkum, matematik ve fizikten kopup kendini tümüyle felsefe, tarih yada politikaya vermendir. Ricam: Fiziğe çok önem ver ve hep matematikçi kal.

 

Istanbul, 19 Aralık 1979

Biri annene yazdığın olmak üzere önümde şimdi üç mektubun var. Hepsine birden yanıt vereceğim. Sana mektubumda haksızlık etmedim. Belki biraz düşüncemi abarttım. Haksız da değilim. Seninle bu felsefe konusunu çok konuştuk, tartıştık; bu konuda çok da yazdım sana. Ama görüyorum ki, anlatamadım. Çünkü, hâlâ felsefe fakültesine gireceğini yazıyorsun. Eh, artık sen bilirsin. Sana kalmış bişey bu. Ben yapabileceğimi, elimden geleni yaptım. Ötesi sana kalmış. Felsefe fakültesine yazılman demek, matematik ve fizikten zaman çalıp bu zamanı felsefeye vermen demektir. Kaldı ki, felsefe çok çekiçi olduğundan, içine girdikçe daha da çok zamanını felsefeye vermek zorunda kalacaksın. Giderek felsefe bütün zamanını ve yaşamını alacak. Bunun böyle olacağını önceden bildiğim için - çünkü seni biliyorum - tehlikeyi sana da anlatmak istiyorum. Kaç kez söyledim, yazdım bunu, sen bir Fransız, bir İngiliz, yani Batılı bir insan olsaydın, senin felsefe yapmanı isterdim; seni buna özendirirdim. Oysa sen Türksün. Nice felsefe okursan oku, herhangi bir felsefe öğretmeni olmaktan ileri gidemezsin. Senden önce bu ülkede Mehmet İzzet’ler vardı, Mustafa Şekip’ler vardı. Hilmi Ziya’lar vardı, bugün de bir Nusret Hızır var. Bunların hiçbiri kafa bakımından senden aşağı değildir. Büyük bir felsefeci olabilecek bütün yetenekleri vardı bunların, ama Türk oldukları için felsefeci olamadılar, ancak felsefe hocası olabildiler. Felsefe hocalığı az şey mi? Hayır, az değil. Ama ben senin matematik ve fizikteki üstün yeteneğini bildiğim için, bir felsefe hocası olarak kalmanı istemiyorum. Başka yetenekli kişiler de felsefe hocası olabilirler, ama senin olabileceğin gibi bir matematikçi, örneğin bir quantum fizikçisi olamazlar. Niçin bir Türk, felsefeci - bir okul kuran ya da kurulmuş okulu ileriye götüren - felsefeci olamaz? Çünkü, bu iş bir felsefe kültürü zinciri olmasını gerektirir. Bizde bu kültür zinciri yok. Zırt diye, pırt diye birden ortaya bir toplumdan bir felsefeci çıkamaz. Bu düşünceme karşılık sen, batı kültürüyle yetiştiğini söylüyorsun. Evet ama, sen batı kültürüyle yetişen Bir Türksün. Bunu unutma… Başka türlü olmak da senin elinde değil. İyi ki değil…

Felsefe fakültesinde felsefe öğrenimine başlarsan, felsefenin çekiciliğinden kendini çekip kurtaramazsın. Haklı da olursun… Ve o zaman, zamanını daha çok felsefeye ayırırsın. Unutma; Ne yazık ki bu dünyada, herkes için bir gün yirmidört saattir.

Bu felsefe konusunda bundan sonra sana bişey yazacak değilim. Bunlar bu konuda son sözlerimdir. Bu düşüncelerime karşın, yine de özgürsün, ne istersen yap… Belki de ben yanlış düşünüyorumdur. Bunları gerçek duygularım olarak söylüyorum.

Fizik çalışmana çok sevindim ve seviniyorum. Fizik bütün bir dünyadır. Bu koca dünya içinde, elbet seveceğin bir fizik dalı bulacaksın… Buna çok inanıyorum. Ama seni, fizikçi olman için kesinlikle zorlamıyorum. Tıpkı, felsefeci olmaman için zorlamadığım gibi…

 

Şubat 1980

Felsefe konusuna gelince[4]… Artık bu konuda konuşmak istemediğimi yazmıştım sana. Soruyorsun, neden artık bu konuda yazmak istemediğimi. Çünkü, anlatmam gereken herşeyi bu konuda sana sözlü ve yazılı olarak anlattığımı sanıyorum. Bundan sonrası gereksiz… Oğullarını ille de kendi istekleri doğrultusunda yetiştirmek isteyen enayi babaların durumuna düşmek istemiyorum. Yanılmış da olabilirim… Ne bileyim ben? Ama açıkçası senin felsefeci olmanı içimden istemiyorum. Bu yoldan başarı şansın yok gibi geliyor bana… Bunun nedenlerini çok yazdım, çok anlattım. Sen hâlâ anlamak istemediğine göre, demek yolunu seçmişsin… Kimbilir, belki de haklısındır.

Bu konuda dört madde yazmışsın, ben de senin dört maddene, dört maddeyle yanıt vereyim:

1- Hem doğu, hem batı kültürüyle yetişmenin dezavantaj değil avantaj olduğunu yazıyorsun. Ben böyle bişey söylemedim. Sen doğu kültürüyle değil, Türkiye’de (Türkiye ortamında, Türkiye koşullarında) yetiştin. İkisi aynı şey değil. Batı dünyası denilen dünya, üst düzeyde bir Türkü kesinlikle kabul etmez. Bu düşüncem sana çok ters gelir ama, ne yapalım ki doğru… Batı dünyası denilen dünya, bir Hıristiyan dünyasıdır (Bu sözlerime nasıl şaştığını görür gibi oluyorum.) Hatta, içlerindeki dinsizler, hatta komünistler bile, zorunlu olarak bu Hıristiyan dünyasının içindedirler, hatta çoğu bunun farkında bile olmadan… Bu Batı dünyası, yada Hıristiyan dünyası, bilinçli ya da bilinçsiz, bilerek ya da bilmeyerek, Türke düşmandır. Sen henüz öğrenci olduğun için bunun farkında değilsindir. Ama önde gelen bir bilimci, bir bilgin, bir felsefeci yada büyük bir sanatçı olsan, işte o zaman o batı dünyası insanlarının nasıl Türke düşman olduklarını anlarsın. Bu düşmanlık onların bilinçaltlarına işlemiştir.

Batı dünyasının (Hıristiyan dünyasının, istersen buna gelişmiş ülkeler de diyebilirsin) Türke düşman olmalarının üç tarihsel nedeni vardır:

a) İslamlık:

İslam dininin ilk kurucusu ve ilk müslümanları Araplar olduğu halde, Batı dünyası Araplara değil de Türklere düşmandır. Çünkü, sonradan müslüman olan Türkler, İslamlığı yaymak için (daha doğrusu İslamlığı yaymak bahanesiyle imparatorluk kurmak için) durmadan savaşmışlardır. Bu savaşlar tarihe, okul kitaplarına, anılara, belleklere, kültüre, geleneklere, masallara, ninnilere geçmiştir. Böylece, Türk düşmanlığı kuşaktan kuşağa geçerek bilinçaltına işlemiştir. Bugün dinsiz olan bir Avrupalı bile, bilinçaltında dinsel düşmanlığın etkisi altındadır (Mektupta anlatılamayacak denli geniş bir konu.)

b) Haçlı seferleri:

Haçlı seferlerinde Batılı kendini haklı görmektedir. Haçlı seferleriyle, Batının Doğu istilasına (emperyalizmini) Türkler önlemişlerdir. Her haçlı dalgası, Türkler önünde kırılmıştır. Bu savaşlar, Batı dünyasının kitaplarına, anılarına, masallarına, ninnilerine geçmiştir. Bu da Türk düşmanlığı yaratmıştır. (Çok önemli. Kısaca anlatmak kolay değil.)

c) Osmanlılık:

Bir Osmanlı imparoturluğumuz vardı. Tarihin en uzun sürmüş imparatorluğudur. Tam 600 yıl. Bu kadar uzun sürmüş hiçbir imparatorluk yok. Bu imparatorluğun altında kırktan çok millet vardır. Üç kıtaya yayılmış bir imparatorluk. Osmanlı imparatorluğundan, otuzdan çok devlet doğdu. Ne müthiş bişey bu… Yalnız Araplara bak: Suriye, Irak, Mısır, Filistin, Kuzey Yemen, Güney Yemen, Libya, Lübnan, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, Habeşistan (Etopia), Suudi Arabistan, Kuveyt, Emirlikler ve daha çok… Balkanlara bak: Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Sırplar, Karadağlar, Makedonlar, Romanya, Boşnaklar (bütün Yugoslavya)… Kafkaslarda: Gürcistan, Azerbeycan… Akdeniz’deki bütün adalar…

İşte bütün buraları ve buralardaki uluslar… Bunlar, Osmanlıya elbet düşmandı. Bugünkü Türkler de ister istemez Osmanlının mirasçısıdır. Bu düşmanlık, onların tarihine, okullarına, geleneklerine, masallarına, edebiyatlarına girmiştir. Bugün dinsiz olanlar bile bu hava içinde yetişmişlerdir. Bilinçaltlarında, farkında bile olmadıkları bir Türk düşmanlığı vardır.

Ben bu düşmanlığı çok acı yaşadım ve hâlâ da yaşıyorum, bir yazar olarak.

Sen şimdi büyük bir felsefeci olsan, Batı dünyası denilen o dünya, salt Türk olduğun için seni kabul etmemeye çalışır, seni reddetmeye, önemsememeye, değer vermemeye çalışır. Ama fizik, ama kimya, ama matematik böyle değil. Onların bulguları somuttur, inkar edilemez. Belki de sana hiçbişey anlatamadım… Bilmem ki… Mektupla anlatmak zor bunları.

Gelelim, senin ikinci maddene.

2- İletişim araçlarının dünyayı bütünlüğe götürdüğü doğru. Ama bu dışta bütünlük. Dışta, yani yüzeyde… Derinde, içte, özde değil. Diyelim modada… Reklamda… Davranışta… Bırak bütün dünyayı, bunca iletişime karşın, aynı ülke içindeki ayrılıkları, ayrımları, düşünce ve düzey ayrımları ortada değil mi? İşte iletişim araçları… Türkiye ile Fransa ne zaman bir düzeye gelebilir? Türkiye’nin içinde Hakkari ile Istanbul aynı düşünce düzeyinde mi?

3- Felsefe eğer bilimse… diyorsun. Hâlâ, bu konu tartışmalıdır. Felsefe bilim mi, değil mi? Bilimlerin kaynağı, esası, ilki, evet ama bilim mi? Ve bilimlerin sonu… Daha bilimleşmemiş konuların (yani yasaları, kuralları bilinmeyen, bulunmamış konuların) alanı deniliyor felsefe için… İster bilim sayılsın, ister sayılmasın, ama felsefede kültür farkı çok önemlidir. Salt doğa bilimlerinde kültür farkı o kadar çok önemli olmayabilir. Ama toplum bilimlerinde, felsefede, kültür farkları çok önemlidir.

4- Yeni bişey yapabilme, çağa bağlı diye yazmışsın. Çok doğru. Ama bu doğru, daha çok toplumbilimler için geçerlidir. Fizik her yerde fiziktir. Diyelim yerçekimi… Her yerde yerçekimi vardır ve yerçekimi kanunu da geçerlidir. Ama felsefe verileri, her toplum için geçerli değildir. Örneğin, feodal toplumda başka, burjuva toplumunda başkadır. Marcus Amerika’da çıkar. Çünkü, o toplum öyle bir felsefeye gereksiniyor. Freud, Avusturya’da ve Amerika’da olabilir. Türkiye’de olamaz. Olsa, toplum ona sağırdır. Mucize gibi bişey olur… Kimse anlamaz.

Haa, sen Batıda yetişip de Türkiye’ye gelsen… O hiç olmaz… Dilini (felsefe dilini) anlamazlar. Olsan olsan iyi bir felsefe hocası olabilirsin…

Bütün bunlardan sonra, içinden ne geliyorsa, neyi seviyorsan öyle yap… Ama ben, yeteneklerinin ziyan olmasını istemiyorum. Bu yüzden de fiziğe yönelmeni istemekteyim. Fizik ama, teknik değil…

 

23 Eylül 1982[5]

Matematikte sen öyle bir yere geldin ve ben de o denli çook gerilerde kaldım ki - doğal olarak - senin okuduğun ders adlarının anlamını bile bilemiyorum. Sanırım, çoğu da yeni yıllarda ortaya çıkmış konular. Biliyor musun, bilmediklerim çoktu ama, son yıllarda bilmediklerim gittikçe artıyor. Hele şu modern matematikten, sibernetikten, kompüterden, uzaybiliminden sonra kendimi sonsuzca bilgisiz duyumsuyorum. İşte çağının gerisinde kalmak bu… Ya şu iletişim ve bilişim ve dildeki yeni dallar… Çok gerilerde kaldığımı anlıyorum. Ama artık bu denli geri kalışımı giderme olanağım da kalmadı. Ne öğrenmeye fırsatım, ne de olanağım var… Yaşlanmanın gerçek olarak korkunçluğu bu; çağının gerisinde kalmak… Ben hiç olmazsa, bu geride kalışımın bilincindeyim ve bunun üzüntüsünü duyuyorum. Bu da benim enayice bir avuntum.

 

Çatalca, 17 Haziran 1983

[...] Sen bilim yapıyorsun… Ben bilgin de, bilimci de değilim ama, bilimin ne olduğunu, değerini çok iyi bilirim. [...] Ancak, o yapmakta olduğun bilimi de doğrusu ya hiç anlayamıyorum, ama anlayamadığımı anlıyorum hiç olmazsa… Elbet ben bilimsel çağ bakımından çok gerideyim. Bu yüzden anlayamıyorum. Ama açıkça şunu söyleyeyim ki, bir kurgusal, bir spekülatif dünyada - yani gerçekte olmayan, kendi yarattığınız, artifisiyel[6] bir dünyada - bilim adına oyalanmış olmanızdan çok korkuyorum. Bu korkum da benim bilimsel çağın gerisinde kalmış olmamdan ileri gelebilir. Ama düşüncemi açıkça söylemeliyim, öyle değil mi? Kısaca, benim için bilim de, sanat da, teknik de, bu gerçek dünyanın insanlarının yaşamlarını kolaylaştırmak, güzelleştirmek, işlerine yaraması, ruhsal dünyalarını yüceltmeleri içindir. Bunun dışında kalanlar, ancak fantezi… Yanlış anlama, fanteziye de karşı değilim. Biliyorsun, fantastik öykülerim de var; ama fantastik alanlar da gerçek olan insanın işine yaramalı. Kendi yarattığınız ve salt kendiniz için yarattığınız bir fantastik dünyanın içine kendinizi hapsedeceksiniz ve bunu da bilim sanacaksınız diye içimde derin bir korku var. Ama bu düşüncem kesin değil. Çünkü ben bir bilim adamı değilim. Dilerim ki, yanılmış olayım. Yanılıp yanılmadığımı, yaşayabilseydim, otuz-kırk yıl sonra kesin olarak anlayabilirdim.

Matematiğin bütün bilimlerden bağımsız olduğunu yazıyorsun. Benim bilgin oğlum, beni bağışla ama, matematik her zaman bütün bilimlerden bağımsızdı ve matematikten başka da bağımsız hiçbir bilim yoktur, bütün bilimler birbirine bağımlıdır. Çok soyut olan geometri bile matematiğe bağımlı. Matematik, matematik olduğu günden beri bağımsızdır. Bağımsız olmasa matematik olmazdı, neden bağımsız? En salt soyutlamadır da ondan… Matematikten daha soyut hiçbir şey yok… Örneğin sıfır ne demek? Korkunç bir soyutlamadır sıfır… İnsan soyunun en büyük soyutlamasıdır ve ben hayranım şu sıfıra… Daha lise öğrenciliğimden beri…

[...] Ben bütün bilimlerin, matematik de içinde, hep somuttan (doğadan, toplumdan, insandan) soyutlanarak çıkarılabileceğini ve çıkarılan bilimin, sonradan insanın işine yarayacağına inanıyorum. Oysa sen, şöyle yazıyorsun: “…biz maddesel olmasak ve bugünkü matematik bilgimizle gölge ya da ruh olsak, dünyada kalem, kitap ve kâğıttan başka birşey olmasa, sonsuza kadar matematik yapabiliriz. (……. ) Önce kuram atılıyor, makine sonra geliyor.”

Hayır, itiraf edeyim, anlayamıyorum Ali… Ben yine Arşimet’den yanayım; önce kayık, suda süzen kayık, sonra o kayıktan Arşimet kanunu… Dikkat et, dediklerim doğrudur demiyorum, ama ben böyle biliyorum; demek, ikiyüz yıl, belki daha çok bilimsel çağ gerisindeyim. Eh, ne yapalım, doğanın yasası bu, oğullar da babasını geçecek… Bu yüzden de gerçekten mutluyum. Ah, ben de, çocukluğumun büyük özlemi gerçekleşip de bilimci olabilseydim, işte o zaman – seninle yarışamazdım elbet ama - hiç değilse tartışabilirdim.

 

27 Eylül 1983

[...] “Matematik için matematik” ne demek? Bilgiçlik taslamak istemem, konumun dışına çıkmak da istemem… Ama genel bilgime dayanarak, bu görüşe katılamam. Salt matematik değil, dünyada hiçbişey kendi için kendi değildir; olmamalıdır da… Biz insansak, herşey insan için, insanın yararı için olmalı… İşte benim en büyük korkum, senin matematikte spekülatif bir bataklığa saplanman… Ama elbet öyle olmayacak.

 

 

Çatalca, 15 Ekim 1985

Geniş ve bahçeli bir evde oturmanıza çok sevindim. Araba alırsanız, uzaklık sorununu çözersiniz. Bu çağda sizin gibi gençlerin araba kullanmasını bilmemesi çok büyük eksiklik. Sen de araba kullanmayı öğrenmelisin. Ama sen o şapşallığınla nasıl araba kullanırsın bilmem. Çağdaş insanın bilmesi gereken pekçok şeyden biri de araba sürmek. Bak, ben araba sürmeyi, bilgisayarı, modern matematik ve mantığı ve bunlar gibi pekçok şeyi bilemediğim için artık çağdaş değilim. Hiç olmazsa, çağdaş olmadığım bilmek gibi bir akıllı yanım var.

 

Çatalca, 1 Şubat 1988

Yarın (2 Şubat) Ankara’ya gidiyorum. Senin “Sonlu Oyunlar” yazını da yanımda götüreceğim. Sanıyorum ki yazını almışlardır, ama işte bu yeniyıl karışıklığından gecikmeler olmuştur. Yazını okudum. Başı ve sonunu iyi anladım. Ama asıl yazı, benim ilgi alanımın dışında olduğu için, kafamı yoramadım, yani düşüne düşüne okuyamadım. Yazında, başında ve sonunda çok önemli saptaman var. Yazında, “Matematikçilerin büyük çoğunluğu oyunbazdır,” diye yazmışsın. Bu, bir keşif değil ama, çok önemli bir gözlem ve saptama. Aslında kumarbaz demek çok daha doğru. Gerçekten de öyledir; matematiğe yatkın kafalar kumara, salt kumara değil, içkiye de çok düşkün olurlar. Nedenini bilmiyorum ama, benim yorumuma göre bu, aşırı tutkudan ileri geliyor. Matematikçiler tutkulu insanlardır. Kumar da tutkuyu en çok kışkırtan bişeydir. Belki yanlış, ama benim gözlemlerime dayanarak saptamam bu. Ben de, benim yapım da kumara ve kumara benzer bütün oyunlara yatkındır. Kendimi kumardan çok zorlukla kurtardım. Ama büyük matematik kafaları olan arkadaşlarımın kumar düşkünlüğü yüzünden yokolup gittiklerini gördüm. Daha çok genç yaşımda, matematikle kumar ilişkisini sezinledim.

Şimdi ortaklaşa bir anımıza geliyorum. […] ben hep senin herhangi bir tutkuya kapılacağından müthiş korkuyordum. Örneğin kumara, içkiye ve daha da kötüsü zehirli keyifvericilere alışmandan korkardım hep. Matematikçilerin tutkuları aşırı olduğundan, alışkanlıklarından kurtarılmaları da zordur, handiyse olanaksız... Dedim ya, iyi matematikçi olabilecek arkadaşlarımın bu kötü alışkanlıklara tutulmaları yüzünden yitip gittiklerini gördüm.

Sanırım, sana bunu bikez daha yazmıştım. Ören’de birlikte olduğumuz günlerde en büyük korkum işte buydu. Saçma sapan arkadaşlıklar kurmuştun. Her gece, eve sabaha karşı geliyordun. Ne kadar çok yalvarıyordum sana, akşamları erken gelmeni. Gelmiyordun. Nasıl azap içinde geceleri seni beklediğimi anlatamam. Denetliyemiyordum seni ve denetlemek de istemiyordum. Bir kötü alışkanlığa kapılacaksın diye ödüm kopuyordu. Şimdi babasın, bu duyguyu belki anlarsın yada çocukların büyüyünce anlayacaksın. Sonunda sana kabaca şiddet kullandım. “Baba, sana olan saygımı yitirdin!” diye bağırdığını hiç unutmadım. Ben o acıyı, o üzüncü hâlâ çekerim. Yanlış yaptım, ama başka hiçbir umarım yoktu. Evet, çok acı bir anıdır.

 Senin yazın bana o günü anımsattı. Cıgara içmemiz de öyle... Neydi o benim cıgara içişim, ne delice bir tutku... Günde beş paket. Şuna çok inanıyorum ki, cıgara içmeseydim, ne yürek teklemesi, ne inme, ne kireçlenme olacaktı bende... Kendikendimi mahvettim.

 

 

12 Mayıs 1989[7]

Yine de içimde o eski kuşkunun olduğunu söyleyeyim. Yani, hep soyut planda kalacak, hiç somutlaşamayacak spekülatif bir işle uğraşıp kalmandan korkuyorum. Belki de bu korku, benim pragmatist yanımdan geliyor. Çünkü ben insan soyunun her uğraşısının, ille de insanın yaşamını kolaylaştırmak, güzelleştirmek, rahatlandırmak için olmasından yanayım. Senin uğraşının senin yaşamını güzelleştirdiğinde, kolaylaştırdığında hiç kuşku yok… Ama benim, bizim, hepimizin, bizden sonraki insanların da yaşamlarını kolaylaştıracak, güzelleştirecek, rahatlandıracak mı? Benim bu kuşkum, belki de, senin uğraşından çok uzaklarda ve onlara yabancı olmamdan ileri geliyor. Hiç anlamadığım bir alan… Bu konuda seninle çok önceleri de konuşmuştuk.

En soyut felsefeyi bile böyle görmüyorum. Çünkü, felsefe, toplumun dinamiği olabiliyor; yani maddede somutlanmıyor ama, toplumda somutlanabiliyor.

Benim anlayacağım biçimde, bana bu konuda bilgi verirsen sevineceğim.

Şöyle bir kısa masal vardır. Bir adam Padişah’a, çok önemli bir buluşu olduğunu söylemiş. Padişah da kalabalık önünde bu buluşunu göstermesini istemiş. Adam gösterisini yapmış. İki metre uzaklığa koyduğu iğneye attığı ipliğe geçirmiş. Herkes bu marifete şaşırmış. Patişah, kaç yılda bu hüneri elde ettiğini sormuş. Adam, on yıl çalışarak başardığını söylemiş. Bunun üzerine padişah şöyle demiş:

- Bu hünerinden dolayı bu adama bir kese altın verilsin ve işe yaramaz bir işle uğraşdığı için de tabanlarına yüz değnek vurulsun…

Elbet ben, bilgisizliğimden böyle düşündüğümü biliyorum; ama yine de neyin ne işe yaradığını öğrenmek istiyorum hiç olmazsa.

 

10 Haziran 1991

Canım oğlum,

[…] Amerika’da sürekli yerleşmeni doğrusu ben de istemiyordum, ama sana söylemek istemedim. Senin de bu karara gelmene sevindim. Ama Amerika, çağımızın Zeus’üdür. Eski Yunan’da olduğu gibi, dünyamızı çok tanrılar yönetiyor: Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa filan... Ama baş tanrı Amerika. İsteyelim, istemeyelim, felsefenin, bilimin, teknolojinin, sanatın merkezi orası ne yazık ki bu bir “fact”dır[8] ve dünyamızın talihsizliğidir. Dünyanın beyinleri orda toplanıyor. Buyüzden Amerika’dan büsbütün vazgeçmek de olmaz. Sürekli bir ilişkin, bir bağın bulunmalı bir bilimci, bir matematikçi olarak... Bu Amerika, çoğunlukla hamhalattır, görgüsüzdür, hatta üçüncü boyutsuzdur. Niçin, bilir misin? Çünkü Amerika tarihi boyunca hiç dayak yememiştir. İster birey olsun, ister toplum olsun, yaşamı boyunca dayak yememişse yani ezilmemişse, burnu sürtmemişse, acılar çekmemişse olgunlaşamaz. Olgunluk, dayak yemekle sağlanır. Ama sürekli dayak yerse, o zaman çok daha kötü, rezillik... Bak, Almanya çok dayak yemiştir, Fransa, İngiltere... Ve biz... Hep dayak yemişiz ve dayak atmışız. Ama biz, üçyüz yıldanberi, yani endüstri devriminden bu yana hep dayak yiyoruz, hep yeniliyoruz, hep eziliyoruz ve işte rezil durumumuz ortada. Düşün ki USA daha işgal bile görmemiş, yenilmemiş bir ülke. O sığlıkları, yalınkatlıkları, üçüncü boyutsuzlukları burdan geliyor. İyi ki bir Güney-Kuzey savaşları var... Ama işte bu Amerika, çağımızın baştanrısı Zeüs...

Amerika’da yerleşmek istemeyişin güzel de, Portekiz’e yerleşmek isteyişini anlayamadım. Senin geçmişin, geleneğin, tarihin nerde oğlum? Senin için bunlar önemsiz şeyler mi, öyle mi sanıyorsun? Böyleyken, ben sana Türkiye’ye yerleş de demiyorum. Ah, yanyana değiliz ki konuşalım bunları. Mektupla nasıl anlatayım... Önce şunu söyleyeyim sana, Avrupa denilen yer, salt bir coğrafya değildir. Coğrafya olarak alınırısa, Türkiye de Avrupa... Ama değil. Çağdaş kültür olarak Avrupa, Almanya, İngiltere, Fransa ve onlardan sonra da İtalya’dır, bütün zengin tarihlerine karşın... Bunlar birinci Avrupa’dır. Bundan sonra ikinci Avrupa gelir: Hollanda, İsveç, Danimarka, Norveç, Belçika filan... Daha sonra üçüncü Avrupa gelir: İspanya, Portekiz filan... Sonra dördüncü Avrupa gelir: Balkanlar... Eh sonra da bir elinin ucuyla Avrupa’ya yapışıp tutunmuş olan Türkiye gelir.

Ben Portekiz’e gitmedim. Sen gittin, biliyorsun. Portekiz’i tam Avrupa mı sayıyorsun da oraya yerleşeceksin? Türkiye’den biriki parmak daha Avrupa, işte o kadar... Elbette karar senin, ben karışmam, ama düşüncemi de söylerim.

Sana öğüt vermeye hakkım yok, ama baba olarak kimi tavsiyelerde bulunabileceğimi sanıyorum. Bence, geleceğini şöyle tasarlamalısın. Portekiz gibi, Türkiye gibi, ikinci ve üçüncü Avrupa ülkelerine, yerleşmek için değil, konuk profesör olarak yada buna benzer bir işle belirli süreler için gidip oralarda kalmalısın. Portekiz, karının ülkesi, elbet oraya gitmelisin, ama yerleşmek için değil... Portekiz’e yerleşmek demek, Portekizleşmek demektir, çocukların Portekiz olması, yani tümüyle Portekiz olması demektir. Hayır, bunu istemiyorum.

Sen, Amerika’ya bağını ve ilişkini koparmadan, İngiltere’ye, Fransa’ya, Almanya’ya yerleşmelisin. O da büsbütün değil... Orası merkezin olmalı, ordan başka üniversitelere konuk profesör olarak gitmelisin, örneğin Türkiye’ye, Portekiz’e, başka yere...

Çocuklarıma, küçüklüklerinden beri hep, Türk halkına olan borcumuzu ödemeleri gerektiğini anlatmaya çalıştım. Öyle görünüyor ki, dört çocuğumdan salt sen bu borcu ödeme olanağına sahipsin ve sen de Portekiz’e yerleşmek istiyorsun. Nasıl ben, Türk halkına borçluysam, sen de öyle borçlusun. Seni yetiştirmek için paraları ben verdim ama, o paralar halkın parasıydı. Durum böyleyken, gel Türkiye’ye yerleş, demiyorum. Çünkü Türkiye, ne yazık ki, senin bilimsel gelişmene ve bilimsel özgürlüğe hâlâ uygun bir ülke değil. Türkiye’ye yerleşme, ama Türkiye’yi, Türkiye halkını da unutma. Şunu da söyleyeyim sana, ben sulu gırtlak hümanistler gibi, “insanları seviyorum, Türk halkını seviyorum” diyenlerden de değilim. Büyük çoğunluğuyla Türk halkını hiç sevmiyorum. Kötü, kaba, çirkin, ikiyüzlü, korkak, pis, bilgisiz insanları ne diye seveyim... Hiç sevmiyorum. Onların böyle olmaktaki gerekçeleri, “ama kabahat onların değil ki” sözleri, bana onları sevdirmiyor. Sahteci aydınlar, politikacılar, “halk bilir, halk anlar, benim yüce halkım” diye yalan söylüyorlar. Onlar da sevmiyor, ama çıkarları için seviyor görünmek zorundalar. Ben bu sevmediğim Türkiye halkı için bütün bir yaşamımı ortaya koydum, harcadım. Sevmiyorsam, niçin? Çünkü, ben o halktanım. O insanların sevilecek bir düzeye gelmeleri için, hiç abartmasız canımı bile verebilirim. İnsan, nasıl anababasını değiştiremezse, halkını da değiştiremez. Sen de bu halkın çocuğusun, bunu hiç unutmamalısın.

Günün birinde, sen de yaşlanacaksın, emekli olacaksın. İşte o zaman Türkiye’ye yerleşmelisin, yine dünyayla ilişkini, bağını koparmadan. Öyle görünüyor ki, çok önemli bişeyin hiç ayrımında değilsin. O da, Nesin Vakfı. Bu Vakıf, Aziz Nesin Vakfı değil, Nesin Vakfı... Nesin Vakfı, dünyada bir ilk denemedir ve “unique” bir olaydır. Ben öldükten sonra bu daha iyi anlaşılacak. Çocuklarımın içinde Nesin Vakfı’nı sürdürebilecek olan sensin. Emekli olunca Vakf’ın yönetimine geçmeli, benim yaptığım gibi kendini bu işe vakfetmelisin. Bundan daha kutsal, daha değerli, önemli bir iş olamaz. Ben bir Vakıf kurdum, sen Ali Nesin olarak bu Vakf’ı geliştirmelisin: okulunu, ilkokulunu, lisesini hatta matematik enstitüsünü, hatta üniversitesini kurmalısın... Ne yapabilirsen, neye gücün yeterse onu yapmalısın. Kimbilir, belki de senden sonra Aslı yada kocası yada Derya bu işi sürdürürler.

Bunları sana yapmalısın diye söylemiyorum, benim içimden geçenler bunlar. Böyle yapmanı salık veriyorum. Böyle yapmak zorunda değilsin hiç de...

Profesör olmanın koşulları ne? Niçin seni profesör yapıyorlar? Ne zaman profesör olabileceksin? Yaz bana bunları. Zarfın üstüne adının başına “Prof.” yazmak beni çok mutlu edecek, ne güzel şey... Sen beni hep sevindirdin, ne iyi, ne güzel bir oğulsun... Beni sevindirmen için ille de benim dediklerimi yapman da gerekmez, kimileyin yapmadın da... Her dediğimin doğru olacağına inanmıyorum, ama seninle tartışabilirim. En güzeli de bu.

 

Tarihsiz

Oğlum, bilim, sanat, felsefe, teknoloji, ancak büyük pazarda yaratılır, yapılır, geliştirilir. Bilimin, sanatın, felsefenin ve tekniğin mahalle bakkalı yoktur, süpermarketi vardır. Sen bunun böyle olduğunu benden çok daha iyi bilirsin, bilmelisin. Ben sana özyurdum olan Türkiye’ye bile gelme diyorum. Niçin? Çünkü Türkiye, bilimin büyük pazarı değildir. Yoksa istemez miyim, gelesin de burda Türkiye’ye yararlı olasın. Ama olanaksız. İşte askerlik için geldin, gördün başına gelenleri. İki yıl pasaportunu vermediler, burda hapis kaldın. Yine de Türkiye’ye gel, Portekiz’e git, ama temelli değil, bir yada iki yıllığına aradabir konuk öğretim üyesi olarak... Portekiz de bilimin, sanatın, teknolojinin, felsefenin büyük pazarı, büyük kültür kapısı değildir. Örneğin İspanya’ya, Romanya’ya filan da gitmeni istemem... Konuk olarak git elbet.

Nasıl oluyor da beni böyle şoven bir insan yerine koyuyorsun?

Birinci Avrupa ülkelerini sevmediğini yazıyorsun. Ben seviyor muyum? Ama ne yapalım ki, dünya zamanımızda yeniden çok tanrılı düzene girdi. Eski Yunan’da olduğu gibi, baştanrı Zeus, yani ABD. Ondan sonrakiler de Almanya, Japonya, Fransa, İngiltere filan... Büyük pazar onların elinde, kültür kapıları onlardan geçiyor. Öyle olmasaydı, sen ne diye Fransa’da, İsviçre’de, İngiltere’de, ABD’de okuyacaktın da şimdi ABD üniversitelerinde hocalık edecektin. Önemli olan bu tanrılar gerçeğini( fact) kabul etmek, ama onlara bile başeğmemek ve her zaman tarıların yokolmasına çalışmak. Bugün emperyalizm dünyaya egemen... Herşey onların elinde. Bizim kavgamız da, onların silahlarıyla silahlanıp emperyalizme karşı savaşmaktır. Bilinçli ve namuslu bir Amerikalının da, Almanın da, Japonun da, Fransızın da yapması gereken budur.

 

Çatalca, 7 Mart 1995

Hem New York’a gitmeden önce sen Istanbul’dayken, hem de ben New York’a gelince bana dolaylı olarak matematiğe ilişkin popüler yazılarını vermiştin, okumam için. O yazılarını okuyalı çok oldu. Ne yazsan güzel yazıyorsun. Bu çok hoşuma gidiyor. Bu türlü popüler yazıları önemsemiyor değilim, ama senin daha çok bilimsel çalışmalarına ağırlık vermeni gönlüm istiyor. Örneğin İngiltere’de yayımlanan illk matematik kitabın gibi. O kitaptan bişey anlayamadığımı sana söyleyince bana telefonda “Babacığım, o kitabı anlayacak dünyada ancak onbeş yirmi kişi olabilir,” demiştin. Ben de anlayamadığım için avunmuştum. Ya herkes anlasaydı da, dünyada biz onbeş yirmi kişi anlamasaydık...

Bilirsin, ben seçkinci (elitist) bir yazar değilim, buyüzden de popüler ve vulgaire[9] yazılara hiç karşı değilim hatta onların yanındayım. Ama bir gerçek bilimcinin de, o senin dünyada ancak onbeş-yirmi kişi anlar dediğin sorunlarla uğraşmasının da değerini bilmemiz gerekir. Levasier yada Newton yasalarını ilk bulgulanışlarında kaç kişi anlamıştı ki... Freud de, Einstein de öyle. Bugün bu bilgilerin bulguları öylesine biliniyor ve öylesine yaygınlaştı ki gazetelerin ve magazin sayfalarının konusu oldu; hatta ayağa düştü bile diyebiliriz.

Her bulgunun, her yeninin, her daldaki yazgısı önce karşı konulmak, sonra benimsenmektir. Kısacası, benim ve benim gibilerin anlayamayacakları konularda çalışman beni daha çok gönendirir. Ayrıca, en anlaşılmaz gibi görünen yada öyle bilinen konuların bile herkesin, elbette aydın olan herkesin anlayabileceği bir dille, bir biçemde yazılabilir. Ama bunun için bulgunun üstünden zaman geçmesi gerekir.

 

 


 


[1] İsviçre’nin Lausanne kentinde beş yıl süren lise öğreniminin ikinci sınıfındayım, İsviçre’de birinci yılım.

[2] Science: Bilim.

[3] 1977 Eylül’ünde Paris VII Üniversitesi’nde matematik okumaya başladım.

[4] Matematikle birlikte Sorbonne Üniversitesi’nin felsefe bölümünün üçüncü sınıfındaydım. Sorbonne’da verilen eğitimden memnun kalmayarak birkaç ay sonra felsefeyi bıraktım.

[5] 1981 Eylül’de doktoraya başladım.

[6] yapay.

[7] 1985’te doktorayı bitirmiş, profesyonel bir matematikçi olarak çalışmaya başlamıştım.

[8] Fact: Olgu.

[9] Halk için yazılmış.

"; //$alici .= "Matematik Dunyasi ";/ //$alici = "md@math.bilgi.edu.tr"; /* From, cc, bcc kIsImlarI... */ $header .= "From: $realname <$email>\n"; $header .= "X-Priority: 1\n"; // Mailin oncelik derecesi $mesajx = $mesaj."\n\nTelefon : $tel"; /* a */ mail($alici, $subject, $mesajx, $header); $a = "tamam"; } if($a == "tamam"){ echo "

Mesajınız ilgilere ulaştırılmıştır. Teşekkürler.

"; } ?>