BİR BAKIMA
SERVER TANİLLİ
Bir Yolculuk Öncesinde...
Bu pazar, İstanbul'a doğru yola çıkıyorum.
Programımda, İstanbul'da -arka arkaya- iki kitap fuarı var: Önce
Beşiktaş (5-13 Ekim), sonra da Beylikdüzü'nde TÜYAP Kitap Fuarı'na (26
Ekim-3 Kasım) katılacağım. Onların yanı sıra, biri 28 Eylül'de, Bakırköy
Yunus Emre Kültür Merkezi'nde, öteki 29 Eylül'de Darüşşafaka Lisesi'nde
olmak üzere, iki Nâzım Hikmet Şiir Resitali vereceğim; ikisini de Çağdaş
Yaşamı Destekleme Derneği düzenliyor. Başka başka yerlerde kitap imza
günlerinde olacağım. Doğu'ya doğru, tâ Van'a kadar uzanmak istiyordum. Ama
vaktim bu kez sınırlı. Sadece, ekim ortalarında bir yere
sıkıştırabildiğimiz bir Trakya yolculuğu var programda.
Sonra 10 Kasım'da Strasbourg'a dönüş.
Bütün bu etkinlikler bir bakıma vesile.
Bir soluk alma, bir hasret dindirmenin vesilesi.
Özetle sevinçliyim, mutluyum.
Tek yakınmam ölümlerden ve gariptir, her yolculuk öncesinde bir
eksilişin acısıyla sarsılırım: Geçenlerde Prof. Hüsnü Göksel , birkaç gün
önce de Şükran Güngör ayrıldı aramızdan. Biri, dünya çapında bir cerrah,
ama aynı zamanda bir fikir adamıydı; öteki anlı şanlı bir aktör. Fikir ve
sanat dünyamda, ikisinin de yeri oldu.
Nur içinde yatsınlar!
Ölümler karşısında feylesofça davranıp avunmak mümkün, zaten başka yol
da yok! Ama aklın, sağduyunun, çağdaşlığın hâkim olması gereken
konulardaki sapmalara dayanmak zor.
Şu örneklere bakınız lütfen!
**
9 Eylül günlü Cumhuriyet 'te, birinci sayfada ''Neruda'ya
yasak'' başlıklı bir haberde şu satırlar: ''Neruda'nın İspanya İç
Savaşı'nda yaşanan dramı anlatan şiirinin yer aldığı dergi
toplatıldı.'' Gerekçe de, Kültür/Sanat Yaşamında Tavır dergisi,
''Terör örgütü ile terör örgütü üyelerinin propagandasını''
yapıyormuş.
Bir şey anlayabildiniz mi?
Bildiğim kadarıyla, Neruda'nın, tam 66 yıl önce İspanya İç Savaşı'nda,
çocukları faşist Franko ordusunun kurşunlarıyla can veren anaların dramını
anlattığı, ''Oğulları Ölen Analara Türkü'' adlı şiiri, dünya
şiirinin unutulmaz örnekleri arasındadır.
Ve de Enver Gökçe 'nin çevirisi.
Tâ 1960 yılında çevrilen şiire, 2002 yılında yasak!
Bu toplatma kararı nelere, nelere aykırıdır diye sayıp dökmenin anlamı
yok. Yeni bir yüzyılın başında, ülkemizde böyle bir kararın verilmesinin,
verilebilmesinin utancı, her şeyi aşıyor...
Alınız şu haberi de: 17 Eylül günlü Milliyet 'in yazdığına göre
1972'de kurulan ve bugüne kadar da 200'ü aşkın çocuğu barındıran Aziz
Nesin Vakfı'nı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumu işletmek istiyormuş; ''Siz bize parayı verin, vakfı biz
işletelim'' deniyormuş. Vakfın bugünkü başkanı - Aziz Nesin 'in oğlu- Ali Nesin , bu öneriye tepki göstererek ''Sokaktaki
çocuğuna bakmaktan âciz devletin, bunu isterken yüzünün kızarması
lazım'' diyor.
İşte o yok, sevgili Ali Nesin! Kızarmıyor yüzler!
Ali Nesin'in, bu
noktaya gelmeden önce yaşadıklarıyla ilgili özetlemesi daha da umut
kırıcı: ''5-6 aydır tepemizdeler. Ani denetim yapıyorlar. Bir zamanlar
korkunçtu... Üç yıl önce çocukların odasına giriyordu jandarmalar.
Kızların sevgilileri var mı diye soruyor, iç çamaşırlarına bakıyordu.
Şimdi, arama tacizi 'Vakfı bize verin' haline geldi.''
İstanbul'da oluyor bunlar!
Anadolu'da olan biteni tasarlayabiliyor musunuz?
Ve ben, bu pazar işte bu kente doğru yolculuğa çıkıyorum.
Ne var ki İstanbul, o şairlerin öve öve bitiremedikleri, iki dünyanın
birleştiği noktadaki canım kent, benim gözümde, bir elli yıl önce adına
layık bir kentti.
O kenti, yiyip bitirdiler.
Onu, Çetin Altan 'ın deyimiyle, önce ''taşranın yağması'' na
uğrattılar. Daha birkaç gün önce, gazetelerde ilginç bir anketin dökümü
vardı: İstanbul'da halen yaşayanların yüzde 15'i gerçekten İstanbullu!
Ona, kapitalizmin yağması eklendi; yani eşitsizlikleri, dışlamaları,
sefaleti. Onu da, 16 Eylül günlü Milliyet 'teki yazısında, Güngör
Uras , şu çarpıcı cümlesinde özetliyordu: ''Sefaletle sefahat kapısı
arasında gidip gelen bir kent!''
Hey gidi İstanbul, böyle mi olacaktın? |